Kategori: Uzman Görüşleri

  • Beslenme Savaşları: Emzirme Zorunluluğu Psikolojisi

    Beslenme Savaşları: Emzirme Zorunluluğu Psikolojisi

    Anne sütü, bebeklerin ilk beslenme ürünü… Besleyicilik açısından her ne kadar zengin olsa da her bebek anne sütünden faydalanamıyor. Emziremeyen annelerin iç dünyası ise bu noktada karışıyor. Annenin bebeğini ne kadar emzirdiği, hangi sıklıkta emzirdiği, sütünün kalitesi ve azlığı-çokluğu toplumsal olarak da konuşulup anneyi yoran bir hâle geliyor. İşte tam da bu noktada, anne sütü biyolojik bir olaydan çıkıp psikolojik bir kısma doğru yol alıyor. Birçok kadının anneliğiyle ilgili yetersizlik duygularını tetikleyen bu durumu konuşmamız gerekiyor çünkü bazen mama biberonuyla beslenen bir bebek, emzirme baskısıyla büyüyen bir annenin kırılgan psikolojisinden çok daha sağlıklı olabilir.

    1. Psikodinamik Bakış: “İyi Anne” Olmanın Görünmeyen Yükü

    Annelik yalnızca bugün deneyimlediğiniz olaylardan ibaret değil; geçmiş kuşaklardan gelen bilinçdışı izleri taşıyan yeni bir deneyim yoludur. Emzirme sadece besleme değil, bir bağ kurma, yeterli olma ve sevgiyi gösterme biçimi olarak da yorumlanır.
    Emzirme, nesne ilişkileri kuramcılarına göre bebeğin dış dünya ile ilk ilişkilerinden biridir. Bu süreçte anne sadece bir “besin kaynağı” değil, aynı zamanda bebek için birincil sevgi nesnesidir. Emzirme deneyimi sevgi ve güvenle gerçekleşirse, bebek dış dünyaya dair olumlu düşünceler taşır.
    Yanlış anlaşılmasın, bu durum fiziksel olarak meme ile beslenmeden ibaret değil. Yani biberonla beslenen, annenin sevgi ve güvenini o an yaşayan bir bebek de hayata dair olumlu düşünceler taşıyabilir. Kuramcılar bu noktada anne memesini sadece temsili olarak baz alırlar.
    Aynı şekilde, Melanie Klein’ın “iyi meme” ve “kötü meme” kavramı da fiziksel memeyi değil, memeye dair bebekte oluşan ruhsal temsilleri ifade eder. Biberonla beslenen bir bebek, eğer sevgiyle, düzenli ve sakin bir temasla besleniyorsa; bu “iyi meme” (yani iyi nesne) temsili yine gelişebilir. Buradaki iyi nesne, anneyi temsil eder. Asıl önemli olan emzirmemek değil, duygusal olarak orada olmamaktır. Bebek için esas zedeleyici olan budur.

    2. Emzirme Zorunluluğunun Toplumsal Baskısı ve Annenin İçsel Dünyası

    Toplumumuz emzirme konusunda hassas bir yapıdadır desek yanlış olmaz çünkü anne doğum yapar yapmaz, sütü fazlaca olsa dahi süt artırmanın yollarını etraftan dinlerken kendini bulabilir. Burada anneye verilen örtük mesaj, “Her an yetersiz olabilirsin” ya da “Zaten yetersizsin” şeklinde olabilir ve lohusa annenin kırılganlığını, psikolojisini oldukça etkileyebilir.
    Bir üniversite araştırmasına göre (Boğaziçi Üniversitesi, 2021), doğum sonrası ilk altı ayda mama vermek zorunda kalan annelerin %68’i suçluluk duygusu yaşadığını, %54’ü ise sosyal çevresi tarafından “eksik anne” gibi hissettirildiğini bildirmiştir. Bu veriler, toplumsal baskının annelerin iç dünyasında ne kadar yıkıcı etkiler bırakabildiğini gösteriyor.
    Özellikle sosyal medyada emziren annelerin idealize edilmesi, doğumdan sonra yeterince sütü olmayan ya da tıbbi nedenlerle emziremeyen annelerde değersizlik ve başarısızlık hissi yaratabiliyor. Bu da doğum sonrası depresyonun derinleşmesinde önemli bir risk faktörü hâline geliyor.

    3. Annelik Bir Yarış Değil: Farklı Ama Eşit Anneler

    Her çocuğun hızı farklı olduğu gibi, her annenin hızı da farklıdır. Anneliği yarış hâline getirmekten ya da böyle getirilen ortamlarda bulunmamaya dikkat etmenizi öneririm. Sınırlarınızı yeterince çizerseniz sizi etkileyen olumsuz söylemler bir süreden sonra yok olacaktır.
    Önemli olan annenin duygusal olarak iyi olmasıdır. Bazen emzirmek değil, emzirmeye zorlanmak annenin bedenine ve ruhuna daha fazla zarar verir.

    4. İyi Anne Tanımını Yeniden Yapmalıyız

    Bir annenin çocuğuna gösterdiği güvenli sevgi, şefkat ve değer hissi, bebeğin en temel besinidir. Biberonla veya meme ile bu duyguları yaşatarak besliyorsanız, “yeterince iyi anne”siniz diyebilirim.

  • Obezite, Dış Tehdit Kadar Tehlikeli Mi?

    Obezite, Dış Tehdit Kadar Tehlikeli Mi?

    Obezite dış tehdit kadar tehlikeli mi, dilerseniz önce ona bakalım. Evet tehlikeli çünkü toplumumuzda en yaygın, üstelik sinsi ve mücadelesi zor bir hastalık. 200 dolayında hastalığın doğrudan sebebi veya tetikleyicisi. Örneğin diyabet, kanser, yüksek tansiyon, inme, osteoartrit, KOAH, depresyon, kısırlık gibi. Bunlardan sadece diyabetle ilgili rakamlar bile çok çarpıcı. Şu anda 12 milyon insanımız şeker hastalığına yakalanmış ve sağlık bütçesinin hatırı sayılır bir bölümü mecburen buraya gidiyor. Her geçen gün diyabet olma yaşı düşüyor ve çocuklarımızda, gençlerimizde hastalıkla birlikte öğrenme sorunları da baş gösteriyor. Gönüllü ve güvenilir bir sivil toplum örgütü olan World Obesity’nin öngörülerine göre 2035’te, bundan sadece 10 yıl sonra dünya çocuklarının 2/5 i obez, yani hasta olacak. Ekonomik yükün yanı sıra bu rakam ürkütücü ve alarm edici.

    Türkiye’de şu anda erişkin nüfusun sadece 1/3 ü boyuna göre olması gereken sağlıklı ağırlıkta; 1/3 ü fazla kilolu, 1/3 ü ise obez. Demek oluyor ki toplumumuzun 2/3 ü sağlıklı değil! Düpedüz bildiğiniz hasta ama farkında değil, aldırmıyor veya çoğunlukla da obeziteyle mücadeleyi bırakmış gibi. Pekiyi vatandaşımız obeziteyi hem bir hastalık olarak görmüyor hem de yeterince mücadele edemiyor da Sağlık Bakanlığı ne yapıyor? Çok şükür hepimizin aile hekimi var; onlar kayıtlı nüfuslarının kilosunu, bel çevresini ölçüyor, beden kitle endeksini takip ediyor mu? Üstelik e-nabız, sağlık kayıt programında bunların kaydedilmesi için yer var.

    Mücadelemizi doğru zemine oturtmak için önce adını doğru koymalı, sorunu doğru tanımlamalıyız: 1. Obezite hastalıktır, hem de kötü bir hastalıktır. 2. Obezite toplumumuzun çoğunluğunu etkilemekte ve geleceğini her bakımdan tehlikeye sokmaktadır. O nedenle obeziteye karşı mücadele herkesin görevidir. 3. Obezitenin sebepleri ve tedavisi karmaşıktır, ister birey olarak, ister kurum olarak mücadele edilsin destek veya yardım alınmadan, multidisipliner çalışma ve işbirliği yapılmadan çözülebilecek bir sorun değildir. Doğru yaklaşım yapıldığında da önlenebilir bir durumdur.

    “YAŞAMDAŞLIK” TEMEL EKSENİNDE YENİ BİR MEDENİYET OLUŞTURMALIYIZ

    Uzun yıllar obez insanlar yemek yemeye karşı iradesizlikle suçlandı ve konu sadece bireylerin sorunu olarak görüldü. Bunun sonucunda basında, televizyonda, sosyal medyada çeşitli diyet programları, zayıflama reçeteleri, egzersiz uygulamaları, şarlatanlar moda oldu ve olmayı sürdürüyor. Ya da gıda ve içecek endüstrisi, GDO’lar, mısır şurupları, palmiye yağları suçlanarak bunları hedef alan yasal düzenlemeler peşinde koşuldu. Bunların hepsinde elbette doğruluk payı vardır ve gerekenler mutlaka yapılmalıdır ancak obezitenin tüm dünyada bu kadar yaygın olmasının önemli kök sebeplerinden birisi içinde halen yaşamakta olduğumuz ancak sonuna geldiğimiz ekosistemdir. İnsanı merkeze alan alıştığımız antroposen çağı ve onun doğurduğu medeniyet yerine “Yaşamdaşlık” temel ekseninde yeni bir medeniyet oluşturamazsak obeziteyle mücadelemizi de geleceğimizi de kaybederiz.

    Obezitenin batı dünyasında en çok sarstığı iki ülke ABD ve İngiltere’dir, yani batı medeniyetinin iki temel taşıdır ve bu tesadüf değildir. Sorunlarla dolu Antroposen çağı büyük gürültülerle, krizlerle kapanırken yeni o kadar hızla zuhur etmiyor, sancılar çekiliyor. İşte bireysel, kurumsal veya toplumsal obezite mücadelesi bize yeniyi kurmada da çok önemli bir yol gösterici ve model olacak, bu mücadeleyi kazanacaklar doğadaki bütün canlı varlıkların bir arada kollanıp korunduğu, sadece insanın çıkarlarının ve sınırsız tüketimin pompalanmadığı yaşamdaşlığın kapısını aralayıp geleceğe güvenle bakacak.

    Elbette yeniyi kurarken hastalarımızı ihmal edemeyiz. Obezite bir hastalık olduğu için burada ilk görev sağlığımızdan birinci derecede sorumlu aile hekimimiz ve Sağlık Bakanlığına düşüyor. Onların önce teşhisi koyması ve sonrasında kişinin obeziteyi sadece bir kilo verme meselesi olarak görmemesini ve bütünüyle yepyeni yaşam biçimine geçiş yapmasını sağlaması gerek. Bakanlık ile aile hekimleri ve hemşireler, yanı başlarındaki eczacılar, kamuda görevli veya yerel yönetimlerin desteğiyle hep devrede olacak diyetisyen, psikolog, fizyoterapist ve diğer sağlıkçıların sımsıkı bir ekip olarak mücadeleye devam etmesi lazım*. Morbid obezite dediğimiz beden kitle endeksi çok yüksek ve eşlik eden ağır problemlerin olduğu durumda etkinliği kanıtlanmış ilaç ve cerrahi yöntemlerin kullanılmasından kaçınılmamalıdır. Obezitenin cerrahi dahil, maalesef tüm tedavilerinde nüksler sıktır, çünkü yağ hücreleri bir kere şişmanlık yaşandığında genetik olarak kendini programlar ve bizi hep yemek yemeye zorlar. İşte bunun için de obeziteden kurtulmak kolay değildir ve bireysel düzeyde de kararlılıkla savaşmayı gerektirir. Bu nedenle gelecek nesillerin obez olmasını önleyici politikaların yerleştirilmesi obezitenin giderilmesi için çaba sarf etmek kadar önemlidir. Hatta daha da önemlidir.

    ESKİ YÖNTEM VE ALIŞKANLIKLARLA BU SORUNU ÇÖZEMEYİZ

    Obeziteyle mücadele etmek sadece yukarıda saydığımız kişi ve yapıların görevi değildir. Eğitim, spor, maliyeden sorumlu bakanlıkların, SGK’nın, TBMM nin de yapması icap eden pek çok iş var. Dünya Sağlık Örgütü boşuna mı “Her Politikada Sağlık” sloganını yerleştirmeye çalışıyor? Bu kadar yaygın ve karmaşık bir hastalık ancak kamunun ve tüm toplumun birlikte etkin çabasıyla, desteğiyle başarılı olabilir. İşte o desteği sağlayabilmek ve bu büyük sorunu göğüsleyebilmek için devlet, yerel yönetimler, konuyla ilgili STK’lar, akademisyenler, aktivist ve gönüllüler, startuplar, şirketler, vatandaşlar birlikte omuz omuza çalışabilme becerisini göstererek çözümler üretmeliyiz. Bu, ilgili tüm taraflar için yeni bir zihniyet, yeni bir yapılanma ve yeni bir dil kurmayı, yeni teknolojik olanaklardan alabildiğine yararlanmayı gerektirir. 20.yüzyıldan kalma eski yöntem ve alışkanlıklarla bu sorunu çözemeyiz. Obezite mücadelesinde multidisipliner biçimde işbirliği ve birlikte yaratma ilkeleriyle yaptığımız yaklaşımlar sonucunda elde edilecek bir başarı hızlı yaşlanma veya enflasyon gibi diğer karmaşık sorunlarımızın çözümünde de bize rehber olacaktır.

    *Hemen şimdi, siz de beden kitle indeksinizi (Ağırlık (kg) / boy (m2))  hesaplamak ister misiniz?                           

    25 den fazla ise aman DİKKAT!

    Prof. Dr. Melih Bulut

  • Özgün, Özgür ve Yaratıcı Makyaj Stilleri

    Özgün, Özgür ve Yaratıcı Makyaj Stilleri

    Makyaj, sadece güzellik için yapılan bir işlem değil; kişinin kendini ifade etme biçimidir. Renklerin, çizgilerin ve fırça darbelerinin bir araya gelerek ortaya çıkardığı bu sanat; özgürlüğün, özgünlüğün ve yaratıcılığın güçlü bir yansımasıdır. Kuralların dışına çıkmak, cesur olmak ve kendi tarzını yaratmak isteyenler için makyaj sınırsız bir dünya sunar.

    1. Özgürlük: Makyajda Kendi Yolunu Seçmek

    Makyaj yaparken belirli kurallara uymak zorunda değilsiniz. İster canlı renkler kullanın ister sade tonlara yönelin, burada tek kural sizin kendinizi nasıl ifade etmek istediğinizdir. Klasik güzellik kalıplarını bir kenara bırakıp, kendi tarzınızı yaratmak sizin elinizde.

    “Makyajda özgürsün. Kuralları sen koyarsın, sınırları sen belirlersin.”

    2. Özgünlük: Kendine Has Bir Tarz Oluşturmak

    Herkesin tarzı ve güzellik anlayışı farklıdır. Bu farklılıklar, makyajla daha görünür hâle gelir. Kendi yüz hatlarını, renk tercihini ve duygularını yansıtan bir makyaj stili, sizi siz yapan ayrıntılardan biridir. Başkasına benzemenize gerek yok; kendi eşsizliğinizi ortaya koyun.

    “Her makyaj bir hikâye anlatır. Ve her hikâye sahibine özeldir.”

    3. Yaratıcılık: Renklerle Sanat Yapmak

    Makyaj, renkleri ve dokunuşları birleştirerek kendinize ait bir sanat eseri oluşturmanızı sağlar. Alışılagelmişin dışına çıkarak yeni bir şey denemekten korkmayın. Makyaj masanız, sizin tuvaliniz olabilir. İlhamınızı iç dünyanızdan alarak dışa yansıtın.

    “Makyaj, bir fırça ve birkaç renkle bile hayal gücünü gerçeğe dönüştürmenin yoludur.”

    4. Kendini Keşfetmek: Makyajla Dönüşüm

    Bazen küçük bir dokunuş bile kendimizi daha güçlü, daha canlı hissetmemize yardımcı olur. Makyaj, sadece yüzünüzü değil, ruh halinizi de değiştirebilir. Kendinizi keşfetmenin ve kendinize zaman ayırmanın yollarından biridir.

    “Makyaj, sadece görünüş değil; kendini tanımanın ve kendinle bağ kurmanın bir yoludur.”

    5. Sınırları Aşmak: Cesur Dokunuşlarla Kendini Göstermek

    Toplumun dayattığı güzellik anlayışları çoğu zaman sınır koyar. Oysa makyaj, bu sınırları yıkmak için güçlü bir araçtır. Cesur renkler, sıra dışı çizgiler ya da farklı dokularla kendinizi yeniden tanımlayabilirsiniz. Güzel olmak için değil, kendiniz olmak için makyaj yapın.

    “Makyaj, sadece dışarıdan değil; içeriden gelen bir özgürlüğün ifadesidir.”

    Makyaj, yalnızca yüzünüze renk katmaz; ruhunuza da dokunur. Kendinize ait bir tarz yaratmak, kuralların dışına çıkmak ve cesurca kendinizi yansıtmak istiyorsanız, makyaj bunun en eğlenceli yollarından biridir. Unutmayın; makyajda doğru ya da yanlış yok, sadece “senin tarzın” var.

  • Ergenlik Dönemindeki Kız Çocuklar

    Ergenlik Dönemindeki Kız Çocuklar

    Neden ergenlik diye bir şey var? 13 yaşındayım ve ergenlik hakkında pek bir şey bilmiyorum, annem de anlatmadı. Bir çok şeyi okulda arkadaşlarımdan öğrenmek zorunda kaldım. Adet olmayı, farklı duygular hissetmeyi onlardan örendim. İlk adet olduğumda kendimi büyümüş gibi hissedeceğimi zannetmiştim. Oysa ki öyle olmadı. Hala çocuk gibi hissediyorum.Neden duygularım bedenim gibi büyümüyor? Çok karmaşık. Düşüncelerim esip geçiyor, duygularım çabuk değişiyor, bazen çok mutsuz oluyorum, bazen de yerimde duramıyorum. Çabuk sinirleniyorum.
    Odamı toplamak istemiyorum, banyo yapmam gerektiğini bile annem hatırlatıyor, ama girince de çıkmak istemiyorum. Neden böyle kötü kokuyorum bilmiyorum.

    Ablamla çok kavga ediyoruz, ben onunla vakit geçirmek istiyorum. O beni yanında istemiyor

    Sınıfta bazı kızlar erkeklerden hoşlanıyor , bu doğru mu bilmiyorum.Aileme söyleyebilir miyim? Bu yaşta sevgililik doğru mu?

    Büyümek istemiyorum çünkü korkuyorum. Tuhaf geliyor, üstlenmek gereken sorumluluklar var. Gelecek kaygısı, sınav, iş , evlilik, çocuk….

    KIZLARIYLA ANNELERİ KONUŞMALI

    İşte bu ve benzeri bir çok soru dolaşıp duruyor ergenlik dönemindeki kız çocuklarının kafasında . Hem bedensel, hem de duygusal ve cinsel gelişimlerini arkadaşlardan öğrenmek yerine annelerinden öğrenmeleri gerekiyor ki yanlış şeyler öğrenmesinler.

    Kızlarınıza ergenlik dönemini şöyle anlatabilirsiniz;
    • 11 yaşından itibaren östrojen gibi bazı üreme hormonlarının etkisi ile yumurtalıklarında yumurta gelişmeye başlıyor. Gelişen yumurtalarından yapılan hormonların etkisi ile rahminde meydana gelen değişiklikler adet kanamasına yol açıyor.
    • Başlangıçta düzensiz ama birkaç ay içerisinde düzenli olarak adet kanamaların olacak, bu korkulacak bir şey değildir. Senin sağlıklı geliştiğinin bir göstergesidir.( Halka arasında kız çocuklarının adet kanama dönemlerine KİRLENME adı verilir ki biz bu tanımı doğru bulmuyoruz. Çünkü kız çocuğun bilinç altında “ben kötü, pis , kirli bir çocuk oldum “ imajı kalıyor )
    • Kadın bağı adında satılan pedlerini bu dönemde yanında taşımalı, tuvaletlere atmamalı, kapalı bir şekilde tuvaletin çöp kutusuna atmalısın.Bu dönemde istediğin kadar banyo yapabilirsin.
    • Yine salgılanan hormonlarının etkisi ile tüylenmelerinin olması, terinin kokması normaldır. Bu nedenle kişisel bakımına dikkat etmelisin.
    • Bedensel büyümenin hızına duygusal olgunlaşman yetişemez , bu nedenle çocuksu davranışların, sakarlıkların normal ( ergenlik döneminde bedensel gelişim hızlı gelişirken nörolojik gelişim daha yavaş olduğundan özellikle kız çocuklarının basit işlerde bile sakarlık göstermeleri normaldir)
    • Karşı cinse karşı ilgi ve merak duyabilirsin. Ancak erkekleri tanımak için önce arkadaşlık seviyesinde kalmalısın. Bir yetişkin gibi davranmak ve yaşından önce paylaşımda bulunmak için acele etmemelisin .
    • Cinsellik bir kadınla erkek arasındaki sadece fiziksel bir ilişki değil, duygusal bir ilişkidir. Hem fiziksel hem de duygusal olarak olgunlaşmadan yaşanan cinsel yakınlaşma ya da cinsel ilişki fiziksel , duygusal, sosyal açıdan sana zarar verir.
    • Hiç kimse seni istemediğin bir davranışa zorlayamaz, “HAYIR “ diyebilmelisin.
    • Arkadaşlarınla zaman geçirmek istemen doğal , ancak hem okul hem sosyal hayat için planlı yaşamalısın.
    • Problemlerini açıkça bizimle konuşabilirisin. Her ne olursa olsun biz senin arkandayız , seni seviyor ve sana güveniyoruz.

  • 4 Mart Obeziteyle Mücadelede Milattır

    4 Mart Obeziteyle Mücadelede Milattır

    Masanıza veya panonuza koyacağınız, örneğin “OBEZİTE HASTALIKTIR”pankartı o gün sizinle muhatap olan herkesin dikkatini çekecektir. Ya da sizler daha inovatif yöntemlerle, obez insanları kırmadan, üzmeden farkındalıklarını derinleştirebilir, hemen ertesi gün yardım almaya ikna edebilirsiniz. 

    OBEZİTE HASTALIKTIR

    Kurumda, okulda, hastanede yöneticileri ikna edemediniz veya olanaklar yeterli değil, etkinlik düzenleyemediniz; 4 Mart’ta boş mu oturacaksınız? Elbette hayır. O gün tüm Türkiye’de yapılacak etkinliklerin sosyal medya aracılığıyla duyurulmasına destek verebilirsiniz. Masanıza veya panonuza koyacağınız, örneğin “OBEZİTE HASTALIKTIR” pankartı o gün sizinle muhatap olan herkesin dikkatini çekecektir. Ya da sizler daha inovatif yöntemlerle, obez insanları kırmadan, üzmeden farkındalıklarını derinleştirebilir, hemen ertesi gün yardım almaya ikna edebilirsiniz. 

    Obezite karmaşık bir sorun, sadece bir diyet formülü veya ilaçla düzelmesi çok zor, sıklıkla imkansız. Sorunun karmaşıklığı çözümün de çok paydaşlı olmasını gerektiriyor. Ayrıca nasıl bireysel olarak uzmanlardan destek ve yardım almadan Obeziteyle mücadele mümkün olmuyorsa, sadece bir kurum veya mesleğin, yapının da kendi gayretleriyle başarılı olması mümkün değil. Aslında bu yönüyle Obezite bize yaşlılık, demans, kanser gibi günümüzün karmaşık problemlerinin çözümünde yol göstermesi bakımından bir fırsat sunuyor. Önümüzdeki 4 Mart’tan başlayarak birçok paydaş, işbirliği içinde bu ağır toplumsal sorunumuzu çözme yolunda kararlı adımlar atarsak halkımızın sağlığını tehdit eden diğer sorunlarda da benzer stratejik yaklaşımları kolayca hayata geçirebiliriz. 

    Sağlıklı Günler Dileğiyle.

    Prof. Dr. Melih Bulut

  • Sanal mı, Gerçek mi Yaşamak İstersiniz?

    Sanal mı, Gerçek mi Yaşamak İstersiniz?

    13 yaşındaki bir danışanım; ” evde en sevdiğim zaman elektriklerin kesildiği zamandır” demişti. “

    Çünkü bir anda bir mum ışığı yanar ve herkes birbirinin yüzüne o zaman bakar. Küçük bir çocuk gibi hala, korkuyorum, derim babama .Bilirim ki bir tek o zaman açar bana kucağını, annem bir tek o zaman azarlamaz beni”
    Televizyon, bilgisayar, cep telefonu derken bir ekrana bakar oldu herkes. Bu durumdan en çok aile bireyleri etkileniyor elbette. Sosyal paylaşım ihtiyacının, sesli hatta görüntülü sohbetin bir tık mesafede olması, çiftlerin birbirlerine olan ihtiyaçlarını azaltıyor. Bir çok işin internet ağı üzerinden gerçekleştirilebilmesi de eve iş getirilmesine, eşin ve çocukların özel zamanından çalınmasına neden oluyor.
    Sanal seks, cinsel işlev bozukluklarına zemin hazırlıyor
    Bir çok çift yatağa bile yatarken elinde cep telefonu ya da tablet bilgisayarla yatıyor. Teknolojinin yaşam alanlarına bu hızlı girişi ruh, beden , zihin bütünlüğü içinde gerçekleşen, “ haz alınan , haz verilen” bir eylem olan sağlıklı cinselliğin yaşanmasını engelleyip, daha yapay, daha ruhsuz , beklentisi yüksek ve daha bencilce olan sanal seksin tercih edilmesine neden oluyor. Bir süre sonra sanal iletişim ve ilişki biçimi bağımlılığa dönüşüyor. Bu durum da çiftlerin orgazm olamama, ereksiyon problemi ya da erken boşalma gibi cinsel işlev bozuklukları yaşamasına zemin hazırlıyor.
    Sanal Yaşamın Ailenizi Bölmesin! İşte Önerilerim
    1. Eğer ev hanımı iseniz çocuklar okuldayken, eşiniz işte iken internette yapmanız gereken işlemleri yapın, çocuklar gelince kapatın
    2. Evde buluşulan saatlerde sürekli eleştiren, memnuniyetsiz, asık suratlı bir anne- baba olmayın. Aksine daha neşeli, paylaşımcı, sohbet eden, espri yapan , yaratıcı yanınızı ortaya çıkarın
    3. Eğer çalışıyor iseniz, eve iş getirmemeye özen gösterin. Mecbur kalırsanız, herkes yattıktan sonra işlerinizi internette tamamlayın
    4. Home ofis çalışıyorsanız , çalışma saatlerinizi aile düzeninize göre ayarlayıp, herkese eşit zaman ayırmaya gayret gösterin
    5. Siz işten , çocuklarınız okuldan döndükten sonra ortak yaşam alanlarınıza cep telefonlarınızı, bilgisayarlarınızı sokmayın. Mümkün olduğu kadar kapatın, imkansızsa sessize alın.
    6. Hafta sonlarını mutlaka ailece geçirin. Yüz yüze bakacağınız, el ele olacağınız çeşitli aktiviteler planlayın
    7. Çocuklarınızın arkadaşlarıyla oynayabilmesi için ortamlar yaratın, ev dağılır, kirlenir diye korkmayın
    8. Her fırsatta birbirinizin güzel ve güçlü yönlerini takdir edin, onaylayın.” Şımarır” diye sevginizi göstermekten çekinmeyin. Bazen bir sözle, bazen bir davranışla, bazen bir hediye ile ruhlarına dokunun.
    9. Haftada bir gece eşinizle mutlaka dışarı çıkın; flört dönemlerinizde gitmekten hoşlandığınız yerlere gidin, eski arkadaşlarınızla buluşun veya ortak bir hobi edinin
    10. Cinsel istek ve arzularınızı eşinizle konuşmaktan çekinmeyin, haz alıp, haz veren doyumlu bir cinsel birliktelik için birbirinize zaman ayırın.

    Kaynak : Dr. Obengül Ejder

  • Çocuklarda Mizaç: Doğuştan Gelen Bir Harita mı, Şekillenen Bir Yol mu?

    Çocuklarda Mizaç: Doğuştan Gelen Bir Harita mı, Şekillenen Bir Yol mu?

    Her çocuk farklıdır. Kimi çocuk gözlemci ve sakinken kimisi hareketli ve keşfetmeye meyillidir. Bazı bebekler en ufak bir durumda ağlayıp sakinleşmesi zorken, bazıları ise daha kolay sakinleşir ve ortama adapte olur. Peki, bunların hepsi doğuştan gelen bir mizaçtan mı kaynaklanıyor, yoksa anne, baba ve çevrenin tutumuyla mı oluşuyor?

    Mizaç Nedir ve Neden Önemlidir?

    Mizaç, bir çocuğun doğuştan getirdiği bireysel özelliklere denir. Yani, bir çocuğun dünyayı nasıl algıladığı, olaylara nasıl tepki verdiği ve çevresiyle nasıl ilişki kurduğu mizacının temel taşlarını oluşturur.

    Thomas ve Chess’in klasik mizaç kuramına göre çocuklar üç temel mizaç grubuna ayrılabilir:

    • Kolay mizaçlı çocuklar: Düzenli uyku ve beslenme alışkanlıkları olan, yeni durumlara kolayca uyum sağlayan çocuklardır.
    • Zor mizaçlı çocuklar: Değişimlere karşı daha hassas, yoğun tepkiler veren ve uyum sağlaması zaman alan çocuklardır.
    • Yavaş ısınan çocuklar: Yeni durumlara karşı temkinli yaklaşan ancak zamanla alışan çocuklardır.

    Bu özellikler, çocukların ileride stresle başa çıkma mekanizmalarına kadar etki edebilir. Ancak bu, mizacın sonsuza kadar aynı kalacağı anlamına gelmez.

    Mizaç ve Ebeveyn Tutumları

    Bir çocuğun mizacı, anne-babanın tutumları, çevresiyle etkileşimi, arkadaşlarıyla iletişimi, yaşadığı olaylar ve hatta travmalar sonucu dahi değişebilir. Örneğin, hassas ve kırılgan bir yapıya sahip çocuğunuz okulda arkadaşları tarafından hayal kırıklığına uğratıldığında, bir süre sonra kırılgan yapısında değişiklikler gözlemlenebilir. Hassas ve zor bir mizaca sahip bir çocuk, ebeveynleri tarafından anlaşıldığında daha güvenli bağlanabilir ve duygusal olarak dengeli bir birey olabilir. Ancak, duyarlılığı göz ardı edilirse veya sürekli eleştirilirse kaygılı ya da içe kapanık hale gelebilir. Bu nedenle, ebeveyn tutumu oldukça önemlidir.

    • Eğer çekingen bir çocuğa sahipseniz, onu cesaretlendiren ve özgüvenini artıracak deneyimler yaşatmalısınız. Örneğin, oyun oynarken onun oyunu yönetmesine izin verebilir ve size görevler vermesini isteyebilirsiniz. Ayrıca, ev içinde yaşına uygun görevler verip başardıktan sonra onu tebrik etmelisiniz.
    • Eğer hareketli bir çocuğa sahipseniz, ona güvenli alanlar sunarak enerjisini doğru yerde harcamasına yardımcı olmalısınız. Bu tür çocuklar için dışarıda zaman geçirmek önemlidir. Kendi programınıza çocuğunuzu dahil edebilir veya evde daha fiziksel hareketler içeren oyunlar oynayabilirsiniz. Örneğin, evdeki eşyalardan oyun parkuru kurup birlikte oynayabilirsiniz. Eğer çocuk enerjisini atamazsa, bir süre sonra öfkesini gösterebilir veya içe kapanma durumu yaşayabilir. Tabii ki her çocukta sonuç aynı olacak diye bir kural yok, ancak çocuk enerjisini ve duygularını ifade edemediğinde, zamanla farklı problemlerle karşılaşabilirsiniz.

    Sonuç: Çocuğunuzu Tanıyın, Onunla Uyumlanın

    Her çocuk farklıdır. Tıpkı beş kardeşin bile birbiriyle tamamen aynı olmadığı gibi. Kendinizi düşünün; ailenizin aynısı mısınız? Mutlaka farklı yönleriniz vardır. Çocuklar da sizin aynınız değildir. Çok sabırsız bir çocuğunuzu bile gerekli yönlendirmelerle törpüleyebileceğinizi söyleyebilirim.

  • 2035’te Çocukların Yüzde 40’ı Obez Olacak

    2035’te Çocukların Yüzde 40’ı Obez Olacak

    Obezite, tüm dünyada halk sağlığını tehdit eden unsurların en başında gelmektedir ve sıklığı giderek artmaktadır. Türkiye nüfusunun 3’te 1’inin obez olduğunu belirten Prof. Dr. Melih Bulut, obezite konusunda mecliste acil bir eylem planının hazırlanması gerektiğini söyledi.

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO), obeziteyi “Sağlığı bozacak ölçüde vücutta anormal veya aşırı yağ birikmesi” olarak tanımlıyor. Obezite, boy ve kiloya dayalı vücut yağı ölçüsünün (vücut kitle indeksi) 30 veya daha yüksek değere sahip olduğu durumlarda ortaya çıkıyor.

    Elips Haber‘de yer alan habere göre, Akıllı telefon, tablet gibi teknolojik cihazların kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte fiziksel aktivitelerin azalması ve beslenme alışkanlıklarının olumsuz yönde değişmesi, öne çıkan sebepler arasında yer alıyor.

    Obezitenin en önemli halk sağlığı sorunu olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Melih Bulut, “Obezite çok kronik, sinsi ve çabuk nükseden bir hastalık. Bütün organları etkiliyor ve 200’e yakın hastalığın doğrudan tetikçisi” dedi.

    Obezitenin 13 kanseri doğrudan etkilediğini belirten Bulut, konuşmasına şöyle devam etti:

    Obezite, kansere yol açmakla kalmıyor, kanser hastalarının yüzde 40’ı obez durumda. Maalesef kanser ve obez kişilerde tedavi daha zor oluyor.

    “Türkiye nüfusunun 3’te 1’i normal kilosunda”

    Türkiye, obezitede Avrupa lideri konumunda, dünyada ise liderliğe oynayan ülkelerden bir tanesiyiz.

    Türkiye nüfusunun 3’te 1’i normal kilosunda, 3’te 1’i şişman ve kalan 3’te 1’i ise obez.

    Günlük yaşantımızda ‘aşırı yememiz’ için mesaj bombardımanı altındayız. Televizyonlarda gizli saklı birçok reklama maruz kalıyoruz.

    “Yalnızca yemek yemek üzerine bir hayat sürer olduk”

    Doğa ile ilişkimizin kopması, şehirleşme gibi faktörler obeziteyi tetikleyen en önemli unsurlardan. Yalnızca yemek yemek üzerine bir hayat sürer olduk.

    Sağlık Bakanlığı tarafından 2019-2023 yılları için yapılmış obezitede eylem planı var ancak oradaki hiçbir madde uygulanmadı, uygulanmış olsaydı lider ülke konumuna gelmezdik.

    Yeni bir eylem planına ihtiyaç var ama ortada herhangi bir çalışma yok.

    Elips Haber‘de yer alan habere göre, Sağlık Bakanlığı, obezite konusunda ne yazık ki aktif değil. Obezitede yalnızca doktor teşhisi yeterli değil. Aile hekimlerinin bu konuda eğitilmesi gerekiyor çünkü aile hekimleri obeziteyi hastalık olarak görmüyor, görse bile diyetisyene yönlendiriyor. Bu konuda çok yönlü çalışmaların yapılması gerekiyor.

    “Türkiye’de gıda terörü var”

    Obezite konusunda Tarım Bakanlığı da etkili rol oynamalı. Türkiye’de gıda terörü var. Birçok katkı maddesi bizi zehirliyor ve bu konuda çalışmaların yapılması lazım.

    Biz; toplumun yüzde 70’ini etkileyen bu halk sağlığı sorunu için mecliste acil bir araştırma komisyonu kurulması gerektiğini söylüyoruz.

    Üzülerek söylemeliyim ki; 2035 yılında Dünya ve Türkiye çocuklarının yüzde 40’ı obez olacak. 2060 yılına gelindiğinde ise toplumun yüzde 80’i obez olacak, insanlık kendi kendini yok ediyor.

    kaynak : Prof. Dr. Melih Bulut

  • Toksik Anne ve Babalar

    Toksik Anne ve Babalar

    Hepimiz anne babalarımızın içimize ektikleri zihinsel ve duygusal tohumlarla büyüyoruz. Sağlıklı ailelerde bu tohumlar; sevgi, saygı, bağımsızlık ile ekilirken, ne yazık ki pek çok ailede korku, suçluluk, baskı ile ekiliyor.
    Bu tohumlar biz büyüdükçe filizleniyor, yetişkin olduğumuzda duygularımızı, davranışlarımızı, dolayısıyla başkaları ile olan ilişkilerimizi etkiliyor.

    Elbette ki mükemmel anne baba olmak imkansız. Birçok anne –babanın bazen öfkesini kontrol edemeyip bağırdığı, bazen aşırı kontrolcü ve müdahaleci davrandığı olmuştur. Ancak çocuklar için asıl önemli olan onların gözlerindeki samimiyet ve gerçek sevgi akışıdır. Çocuklar sevgi, saygı ve güven duydukları anne-babalarını yeri geldiğinde nasıl idare edeceklerini bilirler.
    Ancak bazı çocuklar vardır ki aynı şansa sahip değillerdir. Yıllarca baskı altında kalan, sözel, fiziksel ya da cinsel tacize uğrayan çocuklar, bir süre sonra filizlerinin kırılmasına engel olamazlar, sonunda duygularını toprağın altına yani bilinç altlarına gömmek zorunda kalırlar.

    Aile Terapisi alanında uzun yıllar çalışmış olan Suzan Forward , çocuklarının filizlerini kıran bu tür ebeveynlere Toksik Anne-Babalar diyor. Doğrusu bu benzetme benim de çok hoşuma gitti. Çünkü; bir çocuğun kişilik gelişiminin 7 yaşına kadar şekillendiğini düşünecek olursak, daha gelişim aşmasındaki çocukların tüm hücrelerinin birlikte yaşadıkları anne – babaları tarafından zehirlendiğini ve kişilik gelişimlerinin en temelden sarsıldığını görüyoruz.

    Hangi anne babalar bu toksik etkiyi bırakıyor?

    Yetersiz anne- babalar: Sürekli kendi problemlerine odaklanan, zayıf ve edilgen yapıları ile çocuklarını kendilerine bakmak zorunda bırakarak, birer küçük anne – babaya dönüştürenler

    Kontrolcü anne – babalar : Çocuklarının hayatlarına sürekli yardım bahanesi ile müdahale eden, suçluluk duygusu yaratarak çocuklarını manipülatif davranışlar ile yöneten, bireyselleşmelerine engel olanlar

    Sözel tacizci anne- babalar: Çocuklarını alaycı, iğneleyici ve küçümser yorumlar ile sözleriyle döven, sürekli aşağılayarak demoralize edip, özgüvenlerini çalanlar

    Fiziksel tacizci anne- babalar: Kendi davranışlarından sürekli çocuklarını sorumlu tutan, onları suçlayan , içlerindeki öfkeyle yüzleşmek yerine öfkelerini çocuklarından döverek çıkaranlar.

    Cinsel tacizci anne – babalar : Çocuklarının masumiyetlerinden yararlanarak, gizlice baştan çıkartan, cinsel istismarda bulunan ya da bulunulmasına müsaade eden , telafisi imkansız derin izler bırakanlar.

    Madde bağımlısı – alkolik anne babalar: Gerçeklerden kaçan, düzensiz ruh durumları ile boğuşup zayıf karakterde olan , bağımlılıkları nedeni ile anne- babalık görevlerini yerine getirmeyip, çocuklarının geleceğini karartanlar.

    Kaynak : Dr. Obengül Ejder

  • Doğum Kaygısının Psikolojik Etkileri: Zihnin ve Bedenin Uyumu

    Doğum Kaygısının Psikolojik Etkileri: Zihnin ve Bedenin Uyumu

    Doğum, hayatımızın bir başlangıç noktasıdır. Bu dönüştürücü yolculuk, beraberinde kaygıları da getirebilir. Bazı kadınlar bu anı heyecanla beklerken, bazı kadınlar ise kaygı ve korku ile bekler. Peki, doğum kaygısı neden oluşur ve psikolojik olarak bizi nasıl etkiler?

    1- Doğum Kaygısı Neden Oluşur?

    Doğum kaygısı genellikle bilinmeyene duyulan bir korku ve kontrol kaybı hissinden kaynaklanır. Doğum sürecine karşı duyulan olumsuz deneyimler de anne adaylarının bu korkusunun güçlenmesinde rol oynayabilir.

    • Bilinçdışı Korkular: Çocuklukta duyulan travmatik doğum hikâyeleri sizde izler bırakmış olabilir. Geçmişte annenizin doğum süreci travmatik geçtiyse, bu durumun sizde kaygı yaratması da olasıdır. Doğum kaygısı dışında da kaygılı bir anne adayıysanız, doğumla birlikte belirsizlik süreci zihninizi endişeye sokabilir.

    • Kontrol Kaybı Endişesi: Günümüzde birçok insan hayatını daha planlı yönetmeye alışkındır. Ancak doğum, tam anlamıyla kontrol edilemeyen bir süreçtir. Özellikle mükemmeliyetçi, kontrolü elinde tutmayı seven ve kaygılı bir yapınız varsa, bu dönemde yoğun endişeler duymanız diğer anne adaylarına göre daha yüksek olabilir.

    • Geçmiş Travmalar: Önceden düşük yapmış, sıkıntılı bir doğum dönemi geçirmiş veya doktorunuzla problemler yaşamışsanız, güvensizlikten kaynaklı kaygı problemi de yaşayabilirsiniz.

    2- Doğum Kaygısının Psikolojik ve Fiziksel Etkileri

    • Bedenin Gerilmesi: Kaygı arttıkça vücutta kortizol ve adrenalin hormonları yükselir. Bu durum, kasların gereğinden fazla kasılmasına yol açabilir. Böylece doğum süreci daha zor bir hâl alabilir.

    • Ağrı Algısının Artması: Araştırmalar, kaygılı anne adaylarının ağrıyı daha yoğun hissettiğini göstermektedir.

    • Bilinçdışı Savunmalar: Bazı kadınlar doğum kaygısı nedeniyle bilinçdışı olarak doğumu geciktirebilir. Örneğin, aşırı stres rahmin gevşemesini zorlaştırarak doğum sürecini uzatabilir.

    3- Kaygıyı Azaltmak İçin Neler Yapılabilir?

    • Psikoeğitim: En önemlisi, aslında doğum süreciyle ilgili doğru bilgiler edinmek olacaktır. Kaygı yaşayacağınız anlar hakkında doktorunuzdan bilgi almak, doğru nefes tekniklerini öğrenmek, doğum anında neler yapabileceğinizi bilmek sizi büyük ölçüde rahatlatacaktır.

    • Bilinçdışı Korkularla Çalışmak: Geçmiş deneyimlerinizin doğum kaygısıyla bağlantısı olup olmadığını öğrenmek önemli olabilir. Çünkü bazı kadınların, doğum doktoruyla konuşsalar bile kaygılarının azalmadığı görülmektedir. Bu durum, bilinçdışında doğum, anne olmak veya geçmişte yaşanan olumsuz ebeveyn deneyimlerinden etkilenmiş olabilir.

    • Destek Mekanizmaları: Doğum sürecinde kimlerin yanınızda olacağını ve eşinizle birlikte bu süreçte neler yapabileceğinizi konuşmanız, kaygınızın hafiflemesine neden olabilir.

    Doğumu kaygı ile değil, farkındalık ile karşılamak bu dönemdeki en büyük hedefiniz olsun. Bir parça kaygı duymak çok doğaldır. Ancak kaygınız artık günlük yaşamınızı dahi etkiliyorsa, bu durumda profesyonel bir destek almak sizin ve bebeğinizin süreci daha sağlıklı atlatmasını sağlayacaktır.